Merhaba, Yabancı!

Burada yeni gibi görünüyorsunuz. Eğer katılmak istiyorsanız düğmelerden birine tıklayınız.

Akademisyenlerin Kalitesiz Olması

0
Mart 2017 düzenlendi

Liseyi bitirip ne hayallerle girdiğimiz üniversitelerde olması gereken eğitimi alamadığımızın farkındayım, peki sizler de farkında mısınız ?
Üniversitelerin tanıtım reklamlarına bir bakın, okulun bahçesinde çimlerin üzerine oturmuş mutlu kızlar, erkekler.. Kimisi kitap okuyor, kimisi çimlere uzanmış.. Diyeceğim neredeyse bir tatil köyü sanki.. “Hayallerin gerçekleştiği kampüs”, “Benzersiz burs olanakları”, “Rahat ol, biz varız” gibi sloganlar eşliğinde mutlu üniversiteliler resmediliyor.
Ama hiç bir şey göründüğü gibi değil. Bir çok üniversite öğrencisi mutlu da değil..Özellikle kaliteli akademisyenler yok. Yetişmemesi için de ekstra bir uğraş var.
Çoğu hısım, dayı, akraba yoluyla öğretim görevlisi olmuş birçok kapasitesiz, tepeden inme insanlarla dolu, ve bu kişiler de bilimin önünde en büyük engeli teşkil ediyor.
Ders verebilmenin, danışmanlık yapabilmenin yolunun yönetime yakın olmaktan geçtiği; mobbingin alasının yaşandığı; ders veren asistanların çoğu odalarında çalışmak ya da kütüphanede araştırma yapmak yerine hocaların odasında düzenlenen ve ev kadınlarının düzenlediği kabul günlerinden hallice olmayan çay/kahve partilerinde vakit harcadıkları, geri kalan vakitlerinde de dedikodu yaparak, laf getirip götürerek sempati kazanmaya çalıştıkları, ahlakla çalışmak, üretmek yerine şark kurnazlığıyla kazanmayı seçtikleri; gerçekten çalışan, üreten insanlara kadro verilmeyip kadroların yakınlara ya da çıkar ilişkisi içinde olunanlara dağıtıldığı ortamlarda bilim, üretim, kalite gibi beklentilere girilmesi safdillik olmuyor mu sizce de?

Etiketlendi:

Yorumlar

  • 0

    İlk icat olduğundan beri üniversitelerin amacı insanların eğitimini hepsini bir noktada toplayarak daha kolay bir şekilde gerçekleştirmekti. Ancak bu eski sistem ile devam edip insanları bilgiye götürmek zorunda değiliz, çünkü bilgiyi insanlara götürmek çok daha kolay. Bu eski sistemin bürokratikliği olayın işleyişini yavaşlatıp insanların öğrenmesini zorlaştırıyor. Deneysel ya da uygulamalı eğitim gerektirenler dışında tüm üniversiteler gereksiz, ki onlar bile zamanla belli bir oranda daha kolay erişilebilir bir hale getirilebilir.

  • 0

    Özellikle güzel sanatlar fakültelerinde sanattan anlayan ve öğrencisini yetiştirme kafasında olan bir hoca bulmak çok zor karısı bir derse giriyor kocası başka derse ve memur kafasındalar hatta bildiklerini öğretmekten kaçınıyorlar. Anca lise öğretmeni olabilecek yeteneğe ve bilgiye sahipler. Vaktimizi çalıyorlar ve o dersin bilgilerini güzelce edinebilecekken öğrencileri soğutup bilgiden de mahrum bırakıyorlar. Kitaptan ders okumayı okulun hademeside yapar bizim zaten okuduğumuz kitapların dışında tarzımızı belirleme yollarını kendi sanatçılığından örneklerle yol gösterebilir. Usta çırak ilişkisinden geçtim hayal oldu zaten ama en azından memur kafasından çıkıp karşılarında duran insanı yetiştirmesi gerektiğini fark etmeliler. Çöp öğrenciler her zaman olur ama sınıfın yarısı çöp diye hepsinden umut kesilmez o sınıfta bir öğrenci yeterli ilgiyle çok büyük bir sanatçı olabilir. 9/6 kafasıyla üniversite değil lise öğretmenliği bile yapılmamalı ve öğretmenliğin anlamı bilinmeli bence.

  • 0

    Ülkemizdeki eğitim gerçeği;bu ülkede bir üniversite eğitimi almak için bazı sınavlara girmek gerekiyor ve bu sınavlardan başarılı(yani sıralamanızın yükseklerde olması gerekiyor).Yani bu eğitim sistemine göre sıralamada yükseklerde olmak demek başarılı olmak demek.Tamam şimdi onu anladık;fakat bir gerçek var,üniversitelerin dünya sıralamalarına baktığımızda ülkemizdeki üniversiteler ilk ''500'lerde'' bile görünmüyor.O zaman soru;eğer başarı sıralamada önlerde olmak demekse ve sizin üniversitelerinizin durumu böyleyse,siz sisteminizin başarılı olduğunu(bak bu kriteri sizin anlayışınıza göre yaptım valla) nasıl söyleyip birde ısrarla iddia edebilirsiniz?''Paradox'' kavramına örnek ver deseler herhalde bu iyi bir örnek olur.

  • 0

    Yaşadığım bir olayı aktarayım. Akdeniz üniversitesi mezunuyum. Yüksek lisans sınavında, 3 hoca 1er soru soruyor. 1 hocanın bitmek bilmeyen egosu yüzünden (ki bu hoca her sınavda kan kusturan tipten) sorduğu ve anlam bile veremediğimiz soruyu hiçbir öğrenci yapamadı ve kimse gerekli barajı geçemediği için hiçbir öğrenci yüksek lisansa kabul edilmedi. Egoist hocalar olduğu sürece ve kimse benden daha fazlasını bilemez kafalarında oldukları sürece hiçbir üniversitede kaliteli eğitime inanmıyorum.

  • 0

    Katılmıyorum. kampüsün kalitesi görece bir şey bakarsın ona göre tercih yaparsın. çimlere uzanıp kitap okumak, güneşin altında arkadaşlarınla eğlenmek de gayet yapılabilir bir şey. gençlerin mutsuz olma sebebi üşengeç, umutsuz ve özgüveni eksik benliğini arabeskle kapatmaya çalışması. "acılar çekmen veya mutsuz olman" bu dünyanın ve evrenin umurunda bile değil. eminim yeni nesil gençliği İsveç'e götür ne bileyim adorno'dan bizzat ders almasını sağla yine mutsuz olacaktır. mücadele etmek yerine isyan etmeyi seçen bir jenerasyonla karşı karşıyayız bu yüzden de acıları bitmiyor. akademsiyenlerin kalitesiz olması evet talihsiz, ama o akademisyenlerin açığını kapatacak bir sürü kitap, tez ve film elinin altında. dünyanın önde gelen tüm insanlarına bak, şu durumdan daha beter koşullarda yetişmiştir. başarılı olmasının nedeni ise tüm bunlar görüp bir şeyleri değiştirmeyi amaçlayabilmesidir. sürekli isyan ederek, arabesk yaratarak miskin hayatına kılıf uydurmaya çalışarak geçirilen bir ömür tabii ki mutsuz olur. kısaca katılmıyorum.

  • 0

    Ticarethane mantığına döndü iyice, ve söylediğiniz gibi bir yozlaşma durumu var zaten eğitim sektörünün içinde olan herkes bunu biliyor ve çıkarına göre hareket ediyor yani hepsi gemisini yüzdürme peşinde işin özü. Nasıl bir şirket düşünün ticaret yapıyor ve çalışanlar birbirinin üzerine basıp yükselme peşinde, eğitim sektörü de o halde. Peki bu eskiden yokmuydu derseniz vardı ama tahmini söylüyorum 20 sene önce eğitim sektörü içerisinde varolan öğretmeni akademisyeni vb. si işini ve konumunu bu kadar maddi ve kişisel çıkar üzerine kurmuyordu veya böyle kuran sayısı daha azdı. 20 sene önce toplumun eğitim ve kültür seviyesinin de daha geride olduğunu düşünürsek eğitimciye biçilmiş bir kutsiyet vardı ve eğitimci bu kutsiyetin bilincine daha fazla sarılıyordu. Bu benim kişisel düşüncem tabi. Günümüzde ise yetişmiş donanımlı eğitimci den çok bence sistemde ve hocanın bu sistemle karşısına gelmiş öğrencisine bilgiyi aktarmada bu aktarma çabasında sıkıntı çıkıyor. Yani şimdi düşünün adam yüksek yapıyor master falan derken okulda etiketli hocalarla iyi geçineceğim diye akademisyen olana kadar atmadığı takla kalmıyor, ona systemi öğreten abuk subuk olaylara şahit oluyor, bu şekilde kaç sene uğraşıp bir konum yapıyor, bu adamda idea kalır mı. Konum sahibi abuk gubik bir yığın adama eyvallah ederek geçiyor ömrünün bir kısmı. Bu adam aynı fırsatı yakalandığında zaten yaşadıkları içinde yer ediyor ve onu değiştiriyor dönüştürüyor ve sisteme uyduruyor.

  • 0

    O zaman bende başıma gelen bir şeyden bahsedeyim. Elektronik ders kaydını yaptım kontrol ettikten sonra sayfayı kapattım.. Vizelere girdim sayfayı bir açtım Ekstra bir ders daha vardı sekreterliğie gidip durumu düzeltmelerini istedim bana hakaretlerde bulundular. Ardından bölüm başkanıyla konuştum dilekçemi gözlerimin önünde yırttı ve dediği şey şuydu "Sen bunu erken farketmişsin keşke hiç farketmeseydin şöyle iki dönem daha okulun uzasaydı" dedi.Ben ilk başta şaka yaptığını düşündüm ardından hoca olduğunu iddia eden kişilik bozukluğu devam etti "Baban zengin değil mi senin? İngilizce kursuna falan git" deyip dilekçemi yırttı ve ben ağlamaya başladım sinirlerime hakim olamadığım için... Şöyle sürdürdü "Kadın erkek eşit değil mi? Durduk yere neden ağlıyorsun?" şimdi bizi suçlayan insanlara (hoca olduğunu pardon eğitimci olduğunu iddia eden insanlara) sadece yeni neslin mi suçu var? Ben son sınıfa kadar gelip üniversiteyi mezun olacakken bıraktım. Bu başıma gelen en iyi olaydı ve bunun gibi nice olaylar başımdan geçti. Öğrenciyi hor görün, kötü davranın sonra saygı bekleyin. Asıl size yazık.

  • 0

    Bir akademisyen (sanatçı-sanat tarihçi) olarak şunu ekleyeyim izninizle; odanızda tez yazmakla meşgulsünüz, öğrenci elinde kâğıt-kalemiyle geliyor (içten içe bir sevinç, "aha yardıma ihtiyaç duyan bir öğrenci" beklentisi) yayık ağzıyla sırıtarak ve kahvedeki arkadaşıyla konuşur tonda " hocam neabıyonuz daha bitmedi mi tez!" diye sorar. Dekan mısın, rektör müsün arkadaşım! Sana ne benim tezimden? Kadro mu vericeksin de soruyorsun! Ya da katılması gereken günde (saatte demiyorum artık) derse katılmaz, canı istediği bir gün ve saatte izinsiz bir şekilde odanıza dalar ve "hocam kuzenimin kınası vardı" gibi abuk bir bahaneyle oracıkta ders yapmak ister. Adam atölyeye 20 dk geç gelmiş, "neredeyse geç kalıyordun ucuz kurtardın" dediğim için beni acımasızca laf sokan, ters bir hoca olmakla suçluyor. Bu kadar densizliğin, bu kadar saygısızlığın içinde ailenin ve ilk-orta öğretimin terbiye veremediği insana eğitim vermek gerçekten zor oluyor.

  • 0

    Merdiven altı üniversiteler , çakma proflar türemiş durumda ;ortalık iki lafı ,iki fikri bir araya getirip kendini ifade edemeyen akademisyenlerle dolmuş taşmış ( bu arada birkaç kıymetli insanı ve kurumu tenzih ediyorum) ne beklenir ki amaç bu idi zaten. Mezun olduğu bölümden bir haber olan gençlerle dolu piyasa amaç: aman bir bölüm bitirdik işte ... Bu kadar genç nüfusumuza yazık oluyor çok üzücü. Eğitim sistemine ilk okuldan bir düzen gelmeli şimdi başlansa iki üç jenerasyon sürer bu iş.

  • 0

    Şu an böyle Aha bu adam bilime bir şeyler katacaktır diyebileceğim genç akademisyenler görmedim oysaki profesörlerimiz cidden bu ülkede az olduğuna emin olduğum cidden bilime bir şeyler katmış adamlar.
    1- 70-80 jenerasyonu çok daha iyi bir eğitim aldı yerine adam bulmak zorlaştı.
    2- Yanlarına sünepe sesi az çıkan pasif akademisyenler asistanlar istiyorlar. Bu iki seçenek ilk aklıma gelenlerden ama ikinciyi hayal bile etmek istemiyorum.

  • 0
    Mart 2017 düzenlendi

    Dünyanın neresinde olursa olsun üniversite eğitimi dediğimiz mevzu tamamen alanınızın ''temelini'' öğretir. 3 eksik 5 fazla bu böyledir. Türkiye'deki eğitimi değerlendirmeye girersek cilt cilt yazmak lazım gelir. O yüzden gerek yok.. Ben zamanında birçok risk alıp, yeter lan ! ya istiklal ya ölüm diyerek birçok mevzuya başkaldırıp Almanya'nın yolunu akrabasız, tanıdıksız ve kimsesiz ha bide parasız şekilde tutmuş biriyim. Karşılaştırma yapacak olursak; Türkiye'de hiç bir şey (buna insanların davranışlarıda dahil) tam değil. Eksik. Mesleki bilgiden tutunda, insan ilişkilerine kadar. Bu en minimal seviyeden, en maximal seviyeye kadar her konuda herkesi etkiliyor. Almanya'da ise evet çoğunlukla otur araştır, sen yeter ki öğren, gel ben de sana bilgi vereyim tarzı yaklaşım yaygın. Bu tabiikide çok büyük bir imkan ve artı. Kendimden birebir örnek vereyim. Eski bir meslek liseli olarak ben üniversite okumak, kendi ülkemde adeta hayaldi zamanında. Ki Almanya'da okumak aklımın ucunda dahi yoktu. Çünkü ben o kadar değersizdim ki sisteme göre (doğal olarak o zamanki ben’e göre) ben kimdim ki gidip oralarda okuyacaktım? Bu düşünce sistemi üstüme yapışsaydı, açık konuşayım cidden boku yemiştim… Ama dibe batmalar ve risk almalar sağolsun bünyeye fazlaca iyi geldi diyebilirim. Evet torpil, tanıdık olayları bol sayıda var. Fakat fırsatlar bitmez. Bitmiyor, bitemiyor. Çünkü Dünya globalleşiyor. Bugün Türkiye'de okurken kendi dalıyla alakalı en dandik işlerde daha üniversiteye ilk girdiğinde çalışmaya başlayıp kendini yetiştiren insanlar Japonyalara, Amerikalara veya Finlandiyalara gidiyor. Yada kendi ülkesinde iyi konumlara geliyor. Sadece mutlak motivasyon ve inat gerekli.  

    Son olarak şunu diyeyimde uzamasın daha fazla. Her konuda geçerli olduğu gibi, eğitimide biri size vermez. Veremez. Standart alt yapınızı oluştururlar sadece. O bile siz isterseniz olur. Bilgiyi, tecrübeyi, iş bilirliği siz elde edersiniz. Siz kendinizi yetiştirirsiniz. Yani Al Capone zamanında bisiklet çaldıktan sonra dua etmiş. Adam sistemi çözmüş. Kimseden birşey beklememiş. Kendi işini kendi görmüş. Bizler kendimizi yetiştirmeye kasmadığımız sürece sadece birer standartız.

    Yine bir tecrübemi sizinle paylaşmak isterim. Türkiye'ye geldiğimde bir imalathane açma fikrim vardı. Çünkü Almanya'dan iş verenler ile birebir kontaktlaşıp, üretimi Türkiye'de yapıp Almanya ya satacaktık. Hem otomotiv hem de havacılık alanındaki büyük firmalara çalışma olanağımız bile olacaktı. Kosgeb'e hatırladığım kadarıyla 6 kez başvurdum. Seminerlerine katıldım. Derken 1 sene geçti. Fakat ben hibe, kredi, cart, curt hiçbir şey alamadım. Küçük bir imalathane açabildim fakat o da ortağım sağolsun adam parayı görünce öğleden sonra 3-4 gibi imalathaneye gelmeye başlayınca haliyle ben ikinci bir yeter lan çekerek imalathaneyi kapattım. Ben genel olarak teknolojiyi kaçırdığımızı düşünüyorum. Araba üretmek dersek sadece gülerim. Araba ülkeye 20.000 tl değerle giriyor. Vergisi değerinden daha fazla. Neden üretilsin o zaman? Türkiye'nin tek şöyle kuyruğundan yakalayacağı mevzu yazılım. Birçok parlak zeka ve gelecek vaad eden insan var. Birçoğuyla olmasada birkaçı ile konuşma ve görüşme imkanım oldu. Ve çoğunun sosyal medya profillerinde yaşadığı yer kısmında Amerika, Almanya, İsveç, Finlandiya veya Estonya yazıyor.

  • 0

    Evet, taşıdığı ünvanın içini dolduramayan, alanı dışında neredeyse tek kitap okumamış, hatta kendi alanında bile doğru düzgün makale okumamış, literatür dili olan İngilizceyi bilmeyen, saçma sapan 3. Sınıf dergilerde makalelerini ancak yayınlatabilen, akademik yola girerken yetenekleri ve karakterinden önce yalakalık katsayısına bakılan, analitik düşünceden yoksun binlerce akademisyenin olsun ve sen bunlarla eğitim ver.. Bizim memlekette bilim küçümsenen bir şey ve örneğin fizik-kimya gibi çok yüksek zeka gerektiren bölümlerde neredeyse taban puanla öğrenci alıp onlarla yürüyen bir sistemimiz var, daha fazlasını beklemek safdillik olur evet.

  • 0

    Eski Beşiktaş Teknik Direktörü Slaven Blic şöyle demişti. " Türkiye'de gözlemlediğim en büyük sorun, yetkili insanların bilgisiz, bilgili insanların ise yetkisiz olması" Çok yerinde bir tespit olduğunu düşünüyorum. Zaten sistem ve müfredat kalitesiz ve bilimden uzak, üstüne birde yüzlerce nitelikli akademisyenin, sırf muhalif olmalarından dolayı, çeşitli gerekçelerle açığa alınmaları tuz biber ekti.

  • 0

    insanlar eğitimin sadece üniversite sıralarında olmadığını,"kalite" kavramının çıtasını belirlemenin kendi elinde olduğunu anlamadığı sürece böyle de devam edecek ne yazık ki.
    Erken uyananlardanım, önlisans bitince bitti işte.

  • 0

    Mühendislik mezunuyum. Etiket olarak söylemek gerekirse de "Endüstri Mühendisiyim". Şüphesiz mesleğimi layıkıyla, hakkını vererek yapan birçok arkadaş vardır. Kendimi onlar arasında görmediğim gibi, iki parçalı olan kariyerimde üretim sektöründe "Satın Alma Sorumlusu/Lojistik Planlama Müdürü" ve "Programcı/Yazılım Yöneticisi/Bilgi İşlem Müdürü" olarak çalıştım. Her iki kariyer dilimim için de "bir mühendislik diplomasına ihtiyacım yoktu". Fakat diplomam olduğu için her ikisi için de kolayca istihdam edildim. Bu da saçmalığın bir başka daniskasıdır.

    Dönüp geriye baktığımda bozukluğun ve -bence- çürümenin nedeninin, 40 yıla yakın zamandır uygulanan YÖK yönetim modeli, ÖSYM sınavları ve aşırı eksik verilen ya da hiç verilmeyen Lise Rehberlik dersleri olduğunu söyleyebilirim. Buna ailelerin "Aman çocuğum. Aç kalacağın bir meslek seçme sakın." ile başlayan, büyülenerek dinlediğimiz retoriği ve mevcut Üniversite sistemimizdeki bozuklukları da büyük etkenler olarak ekleyebilirim.

    Yanılmıyorsam bizde "ön lisans" denen ve çoğunlukla kimsenin almadığı bir derece var. Dört yıllık okuyan bölümlerde okuyan tüm üniversite öğrencileri iki yılın sonunda, tüm derslerini vermesi halinde bu "ön lisans" derecesini alarak okuldan ayrılabiliyor. Halbuki bildiğim kadarıyla ABD'de, "henüz meslek seçmemiş ya da seçmiş olan" öğrenci, bir üniversiteye girdiğinde ilk iki yıl derslerini, asimetrik dönemlerle de olsa, yaz okullarıyla da olsa bir şekilde vermek zorunda. Çünkü, aksi takdirde üçüncü sınıf derslerine yani "mesleki formasyon derslerine" başlayamıyor. Üniversitedeki üçüncü yılı başlamadan önce çocuk hem not ortalamasına göre devam edeceği üniversiteyi ve/veya bölümü (değiştire de bilir), hem de bölüm seçmemişse eğitimine başlayacağı meslek dalını seçebiliyor. İlk iki yılın dersleri, bölüm seçmemiş öğrenciler için "neredeyse tüm okullarda" aynı. Müfredatı hafif ya da kendi müfredatı ilk iki yıldaki temel derslerle yakın olan bölümler "+2" yıl ile toplam dört yıl, birçok net uzmanlık gerektiren branşlarda ise "+3" beş ve "+4" altı yılda mezun olunabiliyor. Çok hırslı olunursa, tüm bu süreler, "tıp bile okunsa" bir yıl azaltılabiliyor. Ya da çift anadal ile coşulabiliyor. Örnek olarak Fizik, Kimya, Biyoloji, Mimarlık ve Mühendislik 5 yıl, masterları 3 yıl, doktoraları ise 2 yıl. Ya da şu Amerikan dizilerinde "Princeton'a gitti, sonra da Harvard Hukuk Okuluna devam etti." dedikleri muhabbet de işte bu. Baştan çok net bir karar vermemişse, bir çocukluk hayali her yanını sarmamışsa, öğrencilerin %60-70 civarı meslek seçmeden, ama üniversite seçerek ön lisans programlarına devam etmeyi tercih ediyor. Meslek daha sonra seçiliyor.

    Böyle bir sistem bizde olsa, neler yapmak istemezdim. Tarih-TV/Sinema, Tarih-Matematik ya da Tarih-Felsefe çift anadalları okusam ne güzel olurdu. Elbette ülkemizde de istediği bölümde okumayı başarmış, ya da gönülsüz girdiği bölümüne ve işine aşık olmuş, ya da sevdiği bölümünde akademisyen olmuş nice güzel değerler var. Ama sanıyorum bizlerin sayısı da hiç azımsanmayacak kadar fazla. Hatta askerlik ile ilgili süresini kısaltmak, silah altına alınma süresini uzatmak, ve hatta hatta okuduğu bölümde Türkiye'de okumanın kendisi için hiçbir şey ifade etmeyeceğini düşünerek okulu yarıda bırakan, ya da hiç başlamayan milyonlarca insan var. Kendi işini yapmayan mimar, mühendis, bilim insanı sayısı ülke nüfusunda önemli yer tutuyor.

    Peki bu sadece biz yurttaşların sorunu mu? Türkiye çapındaki tüm akademik platformlar ve karar vericiler, yeni ve özgür bir model geliştirebilmek için yeteri kadar "kaliteli" mi, yeteri kadar "özgür" mü? Ege Felsefe Bölümünde ve Ankara Tiyatro Bölümünde birer, Ankara Sosyoloji Bölümünde iki adet açığa alınmayan öğretim üyesi/görevlisi kalmışken boşa mı konuşuyoruz? İçinde bulunduğumuz şartlarda eğitim sistemi daha iyiye doğru gider mi? Ya da hayat yaşamak için çok kısa, bunları çok da dert ettiğimize değmez mi?

Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .